ölüm üzerine kısa hikayeler

14 yorum var - 31 Temmuz 2008 23:00

I.Platin Saçlı Japon Kız

Platin saçlı Japon kız, işgalciler çekildiği gün saçlarını boyamıştı.Tekrar eski hayatına dönmesi sadece yarım saatlik zaman diliminden ibaretti.Arka kısmı epeyce kısa, önlere doğru uzayan küt saçları, zarif ensesini açıkta bırakacak şekildeydi.Üzerinde son günlerin modası olan; ışıga, vücut ısısına göre desen ve renk değiştiren kumaştan bir cheongsam vardı.Terminalin içindeki kaosa uygun olarak elbisesi şimdi binlerce renk sarmalının iç içe geçtiği bir kayganlıktaydı.Birbirinin içine geçmiş bu rengarenk senfoni, dikkatli olmayan gözlerde ışık hızını geçen, astronotların gördüğü dipsiz uzayın karanlığı oluyordu.Platin saçlı Japon kızın hemen yanında oturan iki genç, son zamanlarda artan işgallerle ilgili belki milyonlarcası daha önce söylenmiş komplo teorilerini tekrarlamaktaydılar:”Belki de onlar haklıdırlar” dedi, önlerinden geçen bir uyumsuzu hafifçe işaret ederek platin saçlı kız...Uyumsuzlar düz kahverengi kıyafetleri, çöküntüye uğramış ruh halleri ile hemen dikkat çekiyorlardı bu soğuk mavi ve metalik ağırlıklı terminaldeki rengarenk insan seli arasında.. Erkekler onu duymamış gibiydiler.İşgaller sonrasında insanların acılarını unutması ve hayatlarına en kısa sürede geri dönebilmesi için yhs kullanılmasını tavsiye ediyordu uzmanlar...Uyumsuzlar aslında işgallerin hiç olmadığını, verilen yhs yüzünden insanların sanrılar gördüğünü, ölenlerin yhs'den öldüğünü düşünen bir grup marjinaldi.Onlara göre insanlara verilen bu yüksek yoğunlukta hafıza silici, dünyayı idare etmenin yeni yoluydu.Tüm ideolojilerin, dinlerin, insan hayatından çıktığı ve kayıp yıllarda 3. dünya savaşı sonrası günlerde ortaya çıkan yhs'nin atası dhs, dünyada bir devrim yapmıştı. Tüm yeryüzünde bir barış ortamı oluşmuş; devlet, din, ırk kavramı ortadan kalkmıştı ama bu yok olma 19 yy'da öngürülen gibi bir özgürlüğü değil; küçük şişelerde satılan bir uyuşturucu köleliğini beraberinde getirmişti.Ta ki işgalciler ortaya çıkana kadar...İşte uyumsuzlar vücuda verilen bu madde yüzünden insan bedeninin iflas ettiğini, toplu cinnet eşiğine gelindiğini düşünüyorlardı.''Gerçek bile olsa ben yhs'yi bırakamazdım'' diye düşündü platin saçlı Japon kız. Yhs'yi doğduğu günden beri alıyordu ve onu bırakmanın beyinde sebep olduğu korkunç acıları düşünmek bile tüylerini diken diken etmişti.Bırakabilen nadir insanlarsa, hayatlarının sonuna kadar acı çeken huzursuz birer ruh olarak yaşamaya mahkumdu.Uyumsuzlar modern zamanların dervişleriydi; kendilerini acı çekmeye adamışlardı.Kıyafeti şimdi siyah üzerine anlaşılmaz kırmızı sembollerin bulunduğu antik zaman flamaları gibiydi.Platin saçlı kız, dikkatleri üzerine çeken bu desenlerden kurtulup kafasını dağıtmak için yakındaki bilgi akış ünitesinin yanına gitti.Ses taramasına adını söyledikten sonra, haberlerin 3 boyutlu bir şekilde zihnine kodlanması sadece 3 sn aldı.Hemen hemen yarım saate bir haberleri kontrol etmek hayatta kalmak için önemliydi: ''Şifacı, bugün 9. 23 mekiğiyle şehrimizde''... Saate baktı; dokuzu 20 geçiyordu.

II.Şifacı

Mekik terminale yaklaşırken, yolcu kabininde yatmakta olan şifacı, küçük bir elektrik akımıyla yavaşça ayılmaya başladı. Yerin merkezine bu kadar yakın yapılan seyahatlerde meydana gelen yüksek basıncı engellemek için 1 metrelik klastrofobik tabutlar da kullanılıyordu.Aslında tabii ki de bunlar tabut değildi, sadece basınç dengeleyici kabinlerdi ama şifacı onları eski zamanlarda kullanılan tabutlara benzetiyordu.Bu konforsuz yolculuğa dayanabilmenin tek yoluysa insanların derin bir uykuya yatırılmasıydı.Şifacı 8-9 yaşlarında oldukça sıradan bir çocuktu.Üzerindeki olgunluk ve bakışlarındaki derinlik onu çocuk olmaktan çıkarmış, ifadesine bir yetişkinlik katmıştı.Yaşıtlarına göre cılız denebilecek vücudu ve uzun yıllar yaşamış yüz ifadesiyle sevimsiz bir havası vardı.Üzerindeki siyah elbise, uzun bir kefen gibi bileklerine kadar gelmekteydi.Sen bir şifacısın demişti babası daha 3 yaşındayken ona. ''ya alias?'' demişti, ''kardeşim o da benle gelecek mi?'' Kafasını olumsuz bir şekilde sallamıştı babası; ''o bir soy sürüdürücü''. Tıpkı babası gibi hana paca'dan çıkamazdı, Alias’ın ruhu saf kalmalı, zamanı geldiğinde bir ailesi; biri şifacı, biri soy sürdürücü olmak üzere iki çocuğu olmalıydı.Kendisiyse muhtemelen 12. yaşını göremeden ölecekti. İşgalciler birden bastırıyordu, kim oldukları ya da nerden geldikleri bilinmiyordu. Modern dünyanın bombaları, radarları, silahları düşman karşısında adeta çaresizliğin anıtlarıydı.Yoğun bir toz bulutuyla gelen ortaçağ süvarileri gibiydiler, girdikleri şehirlerdeki yapıları, yolları tahrip ediyor, önlerine çıkanı öldürüp geldikleri gibi yok oluyorlardı.Ortalıkta yanıcı Hiçbir şey olmamasına rağmen yoğun bir kül tabakası, işgalcilerin bıraktığı tek somut belirtiydi.Şehirler bu yaşantıya adepte olmuşlardı. Ölülerin imha edilmesi ve robotların şehri yoğun kül tortusundan temizlemeleriyle beraber, insanoğlu günlük hayatına geri dönüyordu..Topluluk yasaları her türlü insan canını almayı yasaklamıştı.Ancak saldırıdan kurtulanlar, bulaşıcı bir tür delilik hastalığının pençesinde kıvranırken, insanoğlu binlerce yıl sonra yeniden kendi şifacı mitolojisini doğurmuştu.Antik dönemlerde peygamberleri çıkaran kutsal topraklar şimdi şifacıları çıkarıyordu.Şifacı yaşatmak için değil yok etmek için doğmuştu.İnsanlara bulaşan sinsi deliliği ancak o fark edebilirdi, onun hükmü tartışmaya açık değildi. Kurbanların değil topluluğun şifacısıydı, metabolizmaya giren hastalıklı dokuları yok ediyordu. Ve bir haftadır içini kaplayan rahatsız edici bir öngörü sonucunda kendisinin bile bilmediği bir sebepten dolayı terminale yaklaşan mekikten şehre giriş yapmak üzereydi... Saat 9’u yirmi geçiyordu.

III.Yitikler

İşte onu bulduk dedi küçük kız abisini dürterken.Çocuk terminalin kenarında saate bakan platin saçlı Japon kıza bakarken, kafasından geçen binlerce soru ve heyecandan yerinden bile kıpırdayamamıştı. ''Evet bu o olmalı, tıpkı ona benziyor'' diyebildi sadece.Sevinçle koştu küçük kız, çarptığı her insanda bedeni bir avuç küle dönüşüyor, sonra tekrar birleşiyordu.Tiz bir çığlık terminalin dijital sisteminde bir anlık sapma yaratırken, insanların hayatında sızacak bir çatlak bile bulamıyordu.
Napalm bombası Vietnam'daki küçük köylerine düşerken ikisi sazlıklarda anneleriyle saklanıyorlardı, üçü korkudan iyice küçülmüş adeta tek bir beden haline gelmişlerdi. Ateş ince bir kar gibi vücutlarının üstünü sarmalarken, tüm ortalığı yanmış et ve katran kokusu sarmaktaydı. Çin takvimine göre keçi yılı yaşanıyordu. Kendilerine geldiklerinde ortalıkta ne bir insan, ne bir canlı ne de bir ruh vardı. Yitikler orda öylece kalmışlardı; ne beden, ne ruh iki kaybolmuş çocuk...Daha sonra yıllar boyunca Halepçe, Raunda,Bosna, Felluce ve daha bir çok yerde kendileri gibi yitikleri aradılar ama kimse yoktu, sadece ikisi kalmıştı dünyada ve yaratıcı onlara arkalarını dönmüştü.Üçüncü dünya savaşından sonra uzun bir süre, ne bir savaş, ne bir katliamın olmadığı barış döneminde yitikler son umut kırıntılarını da derin bir kedere gömmüşlerdi.Sonra işgalciler geldi, yitikler artık kendileri gibi olanları bulmak için işgalcilerle dolaşıyorlardı.Ama hayat onlara şaşırtıcı bir biçimde, kendi gibi olanları değil de annelerini vermişti.Ya da ona tıpatıp benzeyen platin saçlı Japon kızı.

IV. Fahişe Android

Bu istediğin herkesin ya da her nesnenin şekline giren son model androidlerden değil mi? ''Böyle birinci sınıf bir robotun imha edilecek olması yazık'' dedi hangar sorumlusu.Yapımında kullanılan her malzeme son teknolojiydi ama milyonda bir görülen bir hata vardı; o da müşterisinin kalp problemini fark edememişti.Tam akışkan halde müşterisini tüm vücuduna sararken, adam kalp krizinden ölmüştü.İnsanlar narin, zayıf yaradılışlıydı. Tüm androidler buna göre ayarlanmıştı, en ufak bir sağlık sorununu bile tespit etmeliydiler.İnsan soyu işgaller yüzünden zaten tehlikedeydi.ve bu hatası için imha edilmeliydi ama önce merkez fabrikaya yollanacak, hatanın nerde olduğunu anlamak için testten geçecekti. Terminalde beklerken ''neden ben?'' diye soruyordu kendine bakan memura.Bir makinenin neden demesi alışılmış bir şey değildi ama insanlar bunu fark edemeyecek kadar uyuşmuşlardı.Ölmek istemiyordu fahişe android, insanların bile ölümü umursamadığı bir dönemde o hayatta kalma bilincine sahipti.Parçalara ayrılıp yapay zekası incelenecek, devreleri kontrol edilecek ve üretimden kaynaklı bir hata varsa bu seri satıştan geri çekilecekti.Ama tasarımcılarının ya da mühendislerinin asla aklına gelmeyecek bir hata vardı onda. Belkii de varoluşun bir sonraki aşamasıydı.İnsanoğlunun evriminin durduğu yerde Gaia kendi evrimini başka bir varlığa devretmişti .
-Devam edecek-

aferim19

SIFIR

6 yorum var - 22 Mayıs 2008 15:25


her şeyin başladığı..
her şeyin bittiği yer..

“Unut” diyordu, bana uzanmış gökyüzünü izlerken. “bir öfke bu kadar uzun sürmemeli. gitmesine izin ver, üzerinden çok uzun zaman geçti” bulutlar geçiyordu boğaziçi güney kampusünün üzerinden, göz bebeğim bir büyüyor bir küçülüyordu. Ve bundan 7 yıl önce, bir mayıs günü, bir başka kampuste... beytepede.. ben yine güneşin altında uzanıyordum. gözlerim kapalı ellerim çimlerin üzerinde gezerken; yapışkan ama huzurlu bir serinlik dolaşıyordu vucudumda.. ben, tek başıma, kurbağalardan oluşan ritmi kaçmış koroyu dinliyordum.
sonbahardan beri görmemiştim seni. en son kurtuluş parkında, hiç konuşmadan ,saatlerce oturmuştuk.avuçların terlemişti elimi tutmaktan; benimse oturduğum kuru banktan dolayı heryerim ağrıyordu. tek bir kelime etmeden saniyelerin, dakikaların, saatlerin akışını izlemiştik. kıpırdamadan nefes bile almadan. hep merak ettim beni bırakmaya o zaman mı karar vermiştin? daha küçük bir kızken beni her şeyden koruyacağına her düştüğümde yanımda olacağına söz vermiştin.hepimizin kahramanıydın.. sen olmak istediğimiz kişiydin... O’nun da kahramanıydın ama şimdi bana “unut” diyordu, “bırak gitsin.”
köpek öldüreninden büyük bir yudum alırken.yanan avuçlarımda sıcaklığını hissediyordum bense geçen onca zamana rağmen. uzun yıllardır, bu kadar kötü bir şarap içmemiştim. ertesi günkü mide kramplarına aldırmadan, bir yudum da ben içtim. sonra boş şişeyi diğer şişelerin yanına yuvarladık. ikimiz de köpekler gibi sarhoştuk içmek için erken, eski bir hesaplaşma için geç kalmıştık. O’nu da görmeyeli 4 yıl olmuştu ve bu mayıs günü her şeyden arınmış bir şekilde çırılçıplak çimlerde uzanırken tekrar bir aile gibiydik. ve
ama da de gidecektiniz eski güzel günlerden kalma iki erkeğim. Ben, o uzun mayıs günü ağlamaktan bitmiş bedenimle ne yapmam gerektiğini bilmez bir şekilde çimlerde oturuken; sen başka bir şehirde, soğuk bir morgta, suratında donmuş mor bir acımasızlıkla tek başına , acaba korkmuş muydun? Etrafında ki herkes ve hatta hikayelerimin kahramanları bile Sen olmaya bu kadar öykünürken sen, sen olmaktan bu kadar mı sıkılmıştın? biliyorum, bir çocuğun arsızlığı benim ki. ama Sen beni böyle sevmiştin… Sen benden böyle nefret etmiştin…
Seni anmak için toplandığımız o geceyi hatırlıyorum, herkes konuşmamaya özen gösteriyordu, herkes şaşkındı, kelimeler dudaklardan çıkmıyordu. kafaların içinde ki binlerce ses, düşük freakanstan, uzayın boşluğuna karışıyordu.ve ben, Onunla, tüm duyulmayan bu taziyeleri kabul ediyorduk; zarif bir soğukkanlılıkla.. Şövalye olmayı, senden öğrenmiştik ne de olsa.
Sadece,barış, “ölüm sana yakışmadı çocuk” diyebilmişti, ama yanılmıştı. ölüm hiç kimsenin üzerinde bu kadar anlamlı durmamıştı, ölüm bile sana çok yakışmıştı..
ve ben.. senden sonra, kimseye hayran olamadım. nedenli nedensiz hiçbir terk ediş senin ki kadar acıtmadı canımı…ve O nunla otururken kafamı toparlayamıyordum. tıpkı şimdi olduğu gibi kelimeler anılar her şey o kadar dağınık ki…
Şimdi O bana, “unut” diyor, “bırak gitsin. hiçbir kin bu kadar sürmez. hiçbir yas bu kadar uzun sürmez. bırak ait olduğu yere gitsin, seçtiği yere, seni yalnız bıraktı diye kızmayı bırak. onu özlemeyi bırak” diyordu, bana..
Gözlerimi tekrar kapadım ve açtığımda beytepedeydim. başıbozuk koro yeni bir şarkıya başlamıştı.. çalan telefonumda ağlamaklı bir ses “öldü.” diyordu, “… intihar etmiş…” bu sefer “biliyorum.” dedim. telefonu kapattım.

seni affediyorum sevgili dostum.. arkadaşım.. kardeşim.. kahramanım.. hayasız bir bencillikle seni affediyorum.
çimlere uzandım kalbimi.. beynimi.. ellerimi.. hücrelerimi.. hepsini sonsuza dek açtım. bu sefer, gitmen için Sen’i özgür bıraktım…

Akrep, ileri gittiği yerde geri gidiyor.yelkovan Sıfır’a doğru döndürüyor akrebi .Dönüş bitiyor:Akrep, yürürlükten kaldırıyor gövdesini:döngü öteki döngüyü yadsıyor.O noktada duruyor Zaman,Evren,Tekerlek. Yok var artık .*

Sevgili dostum mın anısına

aferim37

ÜÇ

32 yorum var - 09 Nisan 2008 23:57

Bundan tam bir yıl önce, bir süreden beri varlıklarından haberdar olduğum ama bir şehir efsanesi olarak gördüğüm intihar sitelerinden birine rastladım. başlangıçta sadece meraktan yazılanları takip ettiğim sitede, zamanla düşünceleri benim gibi olan birkaç arkadaş edindim.şimdi burada anlatamayacağım uzun yazışmalar ve karşılıklı tanışma faslından sonra site içinde marjinal küçük bir gruba dahil oldum. dünyanın her yerindeki site mail grupları ve msn space sayfaları sayesinde aynı isteklere sahip insanlarla iletişime geçtim.hayattan beklentileri kalmamış yaşlılar, yanlış yerde ve zamanda doğduklarına inanan ergenler,ölümcül hastalar, tutunamayanlar ve her çeşitten insanla temasa geçtim.hepsinin tek ortak özelliği ölmek istemeleriydi.dahil olduğum grubun amacı bu insanlar için çözüm üretmekti.ama bu çözüm toplum tarafından kabul görecek bir çözüm değildi.bu insanlar ölmek istiyordu ancak bunu yapacak cesaretleri yoktu.bunun üzerine bir sistem oluşturduk.bu sistemi anlatacak en iyi cümle ölmek için öldürmek.bazıları bunu vahşice bulabilir, ama biz de içinde var olmak istemediğimiz bir dünyada zorla yaşatılmaya çalışılmamızı vahşice buluyoruz.zamanı geldiğinde anlaştığın bir kişiyi kendi istediği yöntemle sonsuz huzura yolluyorsun(öldürmek terimi yaptığımız işi tam karşılamadığı için huzura kavuşmak diyoruz biz buna) ve işin bittiğinde sıra sana geçmiş oluyor. yöntemini seçip zamanını bekliyorsun.şimdi sıra bende.son bir haftadır tüm hazırlıklarımı yaptım,ailem ve sevdiklerimle kendimce vedalaştım.
çimlerde, yağmurda çıplak ayakla yürüyüp dans ettim. hayatım boyunca söylemek istediğim ama söyleyemediğim şeylerin hepsini gerekli kişilere yazdım ve hayatta istediğim çok az şey olduğunu da bu vesileyle fark ettim.öncelikle şunu iyi anlamalısınız ki bugün burada olacaklar asla cinayet değil; bu bir intihar.bizi diğer insanların da anlaması için bir şahite ihtiyacımız vardı ve o tesadüfen siz oldunuz.

Adam okuduklarına inanamıyordu şaka olmalı bu diye düşündü.az önce bir siteden tanıştığı, biraz muhabbetten sonra kamera açtığı bu sakin tavırlı kız yazmamıştı sanki bunları.kafasını kaldırıp monitördeki kızın gözlerinde korku ya da hınzırca bir bakış aradı, bulamadı.bu kız az sonra ölecek ve ben buna şahit olacağım, buna inanmak için deli ya da saf olmalı insan diye geçirdi içinden.suratından anlık bir alaycı gülümseme geçti.sanal dünyada herkesin fantezisi farklıydı.bugüne kadar evli bekarlar, bekar olup hayali kocalar yaratanlar, sosyal statülerinden tutun da yaşadıkları yerlere kadar her şeyi uyduranlar, başka bir insanın kişiliğine bürünenler, neler neler görmüştü...ama açıkçası bu kadar yaratıcı bir hikaye onun bile sınırlarını zorluyordu.sonra tekrar kızın kameradaki görüntüsüne baktı.şekilli dudaklarına, ince yüzüne.şile bezinden beyaz bluzu içinde hafifçe belli olan göğüslerine.biraz arıza ama çok güzel bir kızdı. zaten çirkin olsaydı bu kadar saçmalığa katlanmaz, çoktan çıkardı msn'den. madem oynamak istiyor ben de katılırım diye düşündü.
-bu gece ölen sen olacağına göre,sen de birini öldürdün...
-bunu mu söylemek istiyorsun?
Kız evet der gibi başını salladı.
-kimi?
-küçük sevimli bir ihtiyardı.karısı öldükten sonra hayattan hiçbir beklentisi kalmamıştı.beni buldu evine gittik.ona çay yaptım tıpkı istediği gibi içine bir miktar zehir koymuştum.ölene kadar yanında oturdum .hiç acı çekmedi.
-beni korkutuyorsunuz, dedi adam ''yoksa sıradaki ben miyim?''dedi ve güldü.
-''korkacak bir şey yok sadece bana bakın yeter'' dedi kız.
Tam o sırada, kızın arkasında belli belirsiz bir gölge oluştu.adam daha algılayamadan her şey olup bitmişti. kızın saçlarından tutan bir el, parıldayan bir bıçakla kızın narin boynunu kesmişti.çelik önce eti sonra damarları kesmiş ve tahminen kemiğe kadar dayanmıştı.kesilen damardan akan kan kızın beyaz bluzunu şimdiden kıpkırmızı yapmıştı.ve kandan ıslanmış bluzunun altında şimdi gögüsleri daha belirgindi.böyle güzel bir kız için çok sıradışı bir ölümdü.
boynunun kesilmesini, o güzel yüzünün acıdan çarpılmasını istemiş olamazdı.katili ona ihanet etmiş intihar kardeşliği bozulmuştu.adam tam bunları düşünürken el sallayan katili fark etti.belki bir ayrıntı yakalarım umuduyla monitöre doğru yaklaştı ve…
Rumble-fish kullanıcısı görüntülü aramayı durdurmuştur…

aferim19

iki

4 yorum var - 06 Ocak 2008 23:36

Tenekelerden bozma evinin verandasında oturmuş içkisini yudumlarken, son zamanlarda sıkça yaptığı gibi okkalı bir küfür etti sıcağa. hayatının belki de bu son yazı geçirdiği, onca uzun seneler boyunca görmediği kadar sıcaktı. ekinler, otlar, evini hemen kenarına yapmış olduğu küçük göl, her şey kurumuş, bütün doğa cinnetin eşiğinde sonsuz bir sarılığa bürünmüştü.çok da uzakta olmayan sazlıktan gelen tek tük kurbağa vıraklamaları ve çocukların sesleri bu terk edilmişlikle tezat oluşturmaktaydı.nerdeyse akşam olmasına rağmen havada serinlemeye dair tek bir belirti bile hissedilmiyordu. kafasını kaldırıp yaşlı denizcilere has bir hareketle havayı kokladı.sarkmış yanaklarını ve kırış kırış cildini titreterek kafasını iki yana salladı; beklenen yağmur bu akşam da gelmeyecekti,nadiren tahminlerinde yanılırdı. Kuraklık iyiye işaret değildi. bu kadar uzun ve sıcak geçen yazların ardından gelen kışların ne kadar sert olduğunu hayat tecrübesiyle öğrenmişti. uçurumun kenarında ki kökleri dışarıda bir ağaca benzeyen barakasının sert bir kışa dayanabileceği şüpheliydi. ama bu durumu umursadığı söylenemezdi. yeterince yaşamıştı, bir sonraki günün onun için önemli olduğu yıllar artık çok gerilerdeydi. şimdilik hayattaki tek kaygısı ertesi gün içecek şarabı olup olmadığıydı.
Bunları düşünürken, yorgun gözlerini kapayıp iyice yaslandı koltuğuna; sahtekar bir meltem yaşlılıktan seyrelmiş saçlarını yalayıp geçti, denizci bir umut yerinden kıpırdadı ama rüzgar çoktan uzak bir yerde mayışmış bir kediyi kandırmak ya da bir kadının etekliğinin içinde bacaklarını okşamakla meşguldü. kaçıncısını içtiğini unuttuğu içkisini masa olarak kullandığı kasanın üstüne bırakıp verandanın göle bakması gereken kısmına doğru yöneldi. sendeleyerek birkaç şaşkın adım attı. sarhoşluktan değil de iki sıska bacağın olması gereken yerde tekbir bacak olmasındandı bu garip yürüyüşü.diğer bacağın olması gereken yerdeyse, tahtadan bir protez, çirkin bir köpek gibi sırıtmaktaydı.
Hemen hemen kurumuş göle bakarken gençliği geldi aklına; yük şileplerinde yolcu gemilerinde çalışmış bir çok yer görmüş bir çok insan tanımıştı. dünyanın sayısı azımsanamayacak batakhanelerinde sayısız kadınla beraber olmuştu ama hepsi uzak bir düş gibiydi; varlığı bilinen ama görüntüleri olmayan karelerdi sadece. ama hayatında öyle bir an vardı ki son on yıldır her gün hatırlamak için kendini zorlamış, bir türlü başarılı olamamıştı.
O kış hayattaki tek dostu olan alkol ona ihanet etmişti. Çıkmaması gerektiğini bildiği halde, titreyen ellerini durdurmak, beynindeki baskıyı azaltmak için içecek bir şeyler bulmak umuduyla kasabaya inmişti.kasabada her şey yolunda gitmiş, yine kendisi gibi bir berduşla oldukça içmişti. dönüş yolunda sinsi planlarını beyaz gülümsemesi ardına saklayan karın ayartıcı çağrısına uymuştu. öylece uzanmış sonsuz boşlukta yatarken ölüme bir nefeslik mesafede hayatın sırrına vakıf olması ise şansının ona oynadığı bir oyundu. hiçbir alkol gecesinde o gece hissettiği tatlı uyuşukluğu ve bilgeliği hissetmemişti. annesinin kucağında uyumakla uyumamak arasında tereddüt eden bir çocuğun dinginliği ya da muamelesi iyi koca memeli bir kadının kucağında, az önceki orgazmının son kırıntılarını yaşayan adamın hissettikleri, belki benzetilebilirdi o an hissetiklerine ama bu duygunun yakınından bile geçemezdi.o an emindi artık ölebilirdi.ama hiçbir yaratıcı bu kadar mutlu ve huzurlu ölümü verecek kadar bonkör olmamıştı yeryüzünde.sonunda yoldan geçen köylüler onu bulmuş hastaneye götürmüşlerdi.hayatının bu son on yılı ise o gece yaşadığı hazzı tekrar yaşamaya çalışmakla geçmişti.ama elinde kalan tek şey kesik bir bacak ve hatırlanmakta bile zorluk çekilen bir andı.
Derken çalılıkların arasından gelen bir ses yaşadığı ana geri getirdi, ne kadar zamandır bu şekilde ayakta olduğunu anlamaya çalıştı, bir ipucu bulamadı. sessin geldiği yöne bakınca kasabanın yaramaz piçlerinin artık alışkanlık yaptıkları üzere sazlıklardan, kurbağa avından gelmiş olduklarını fark etti. evlerine dönerken yol üzerindeki bu yaşlı meczubu kızdırmadan geçmeyecekleri de gün gibi aşikardı. daha eve yaklaşmamış olmalarına rağmen şimdiden bağırıp çağırmaya yaşlı adam için uydurdukları küfürlü tekerlemeleri söylemeye başlamışlardı.bütün hayatı boyunca çocuklardan hoşlanmamış hatta onlara kötü davranmıştı hayatının bu son günlerinde ise bu üç beş veledin ona eziyet etmesini ilahi bir adalet olarak görmüş, kabullenmişti.
Çocuklar gidene kadar eve girip sesini çıkarmadan oturmaya karar verdi. bastonunu alıp içeriye geçti, eski pis döşeğinin üzerine uzandı. gittikçe yaklaşan gürültülere kulak kabarttı. tek odalı ev dışardan çok daha sıcaktı yıllarca temizlenmemenin verdiği pis koku yakıcılığı bin kat arttırmaktaydı ve çocukların adam dışarı çıkmadan bir yere gitmek gibi bir niyetleri yok gibiydi. içlerinden bir kaçının hırsız sincaplar gibi verandaya kadar sokulmuş olduklarını hisseti. ansızın gelen bardak seslerinden, çocukların masayı dağıtmakta olduklarını anladı, bu kadarına katlanamazdı yatağının yanındaki bıçağına baktı, yakalayabilirse bir veledi tutup azıcık korkutmayı planladı kafasında; böylece birkaç gün de olsa rahat edecekti. Sakat bacağından beklenmeyen bir çeviklikle bıçağı kapıp verandaya çıktı.
Çocuklar, elinde bıçakla kapıda beliren tek bacaklı adamı gördüklerinde gerisin geriye, geldikleri patikaya doğru kaçışmaya başlamışlardı. uzaktan hala bağırıp çağrışmaları devam ediyorsa da sesleri artık nerdeyse anlaşılmaz bir uğultu halini almıştı. yalnız içlerinden biri kaçamamış, kendisinin çocuklar gelmeden önce durduğu yerde, verandanın kenarında mahsur kalmıştı.9-10 yaşlarında sıska kara bir çocuktu; bu çocuğu daha önce de bir yerlerde görmüş olmalıydı. çocuğun bacakları dizlerine kadar çamur içindeydi, elinde içinde kurbağa dolu olduğu anlaşılan bir torba tutmaktaydı.kara gözleri korkuyla bıçağı tutan kemikli ellere bakıyordu.gözlerindeki korku,ona garip bir zevk vermeye başlamıştı; gittikçe çocuğa doğru yanaşmaya başladı, çocuk bir hamle yapıp kaçmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Verandanın kenarına yavru bir kedi gibi sindi ama korkunun kokusunu almıştı bir kere, durmaya niyeti yoktu, biraz daha yaklaştı çocuğa, işte o anda ne olduysa oldu; çocuk korkuluğu olmayan verandadan bir zamanlar gölün sularının olduğu şimdiyse taşlar ve biraz su birikintisinden başka bir şey olmayan boşluğa düştü.
Bir kaç dakika sıkıntıyla çocuğun kendiliğinden çıkmasını bekledi, hava da iyiden iyiye kararmıştı. sonunda inip çıkmasına yardımcı olmaya karar verdi; verandadan inip, evin çevresini baştan sona geçtikten sonra, çocuğun boylu boyunca yattığı yere geldi. bastonuyla dürttü yerdeki cansız bedeni, hiçbir tepki gelmedi. çocuğun karşısına geçip ıslak zemine oturdu, başını olabildiğince yüzüne yanaştırdı, kocaman donuk gözlerine baktı doğruca.gözleri tam kendi gözlerinin hizasında olmasına rağmen, çocuk ona değil de ufukta olmayan bir şeye bakıyor gibiydi. suratında çarpılmış sinsi bir gülümseme vardı sanki. işte o zaman bir şeyler hatırlar gibi oldu... o kış gecesine dair bir şeyler... ''anlat ne gördün'' diye bağırdı çocuğa, çocuk cevap vermedi. bir kez daha bağırdı ve bir kez daha ama çocuk sanki inadına bir şey söylemiyor, ona bakıp artık bu sırra ben sahibim der gibi gülüyordu.bu ona bahşedilmiş bir mutluluktu. bir başkasının bunu almasına izin veremezdi bu düşüncelerle çocuğun yüzüne baktı, daha fazla bu gülümsemeye katlanamayacağını anladı eline geçen büyükçe bir taşı çocuğun yüzüne vurmaya başladı; defalarca vurdu çocuğa, ta ki yüzünden geriye birbirinin içine geçmiş et ve kemikler kalan kadar.
Ve birden ensesinde bir serinlik hissetti bu serinlik tüm vucuduna yayılmaya başlamıştı bile. uzun zamandır ilk kez yanılmış olduğunun farkına vardı. o gece, yağmur sabaha kadar aralıksız yağdı…

aferim16

bir

4 yorum var - 02 Ocak 2008 20:35


Adam garajdan bozma yarı karanlık bir atölyede ki masasında oturmuş birşeylerle ilgilenmekteydi.derken kafasını yavaşca kaldırdı, gözlüklerini çıkardı; pekte temiz sayılmayacak mendiliyle gençliğini çoktan yitirmiş olan-ki sadece 30 yaşında olmasına rağmen- iri kahverengi gözlerini sildi .uzun zamandır bu işi yapmasına rağmen gözlerinin nem ve yeni rendelenmiş ahşabın karışımından oluşan, bu kesif kokuya, alışmamış olduğunu fark etti. gözlüğünün camlarını da itinayla sildikten sonra mendili katlayıp aldığı yere, yeleğindeki küçük cebe geri koydu. belli belirsiz kamburunu çıkarıp, tekrar yaptığı ahşaptan nesneyi eline aldı. uzun ince parmakları, bir kadının teninde dolaşır gibi nazikçe okşadı tahtayı. yüzünde hazdan doğan anlamsız bir çarpıklık oluştu. “evet güzel bir ceviz ağacı kaliteli ve dayanıklı ”diye düşündü. adamın elleri nesnenin üzerinde akıp giderken, kendini bilmez bir kıymık parçası, aniden derisinden içeri girdi. aynı anda beynindeki acı merkezine küçük bir sinyal gitti. adam huzursuzca yerinden kalkıp aletlerin olduğu tezgaha yaklaştı “yeterince zımparalanmamış” diye, söylendi. kıymığı izinsiz girdiği yeni mekanından çıkarıp, olması gereken yere, diğer talaşların arasına fırlattı.
Şimdi kapının aralığından, belli belirsiz gerçek dünyaya ait sesler geliyordu. Bahçede oynayan çocukların sesine, karşı kaldırımdaki uyuz köpeğin sinir bozucu inlemeleri karışıyordu. adam pencereden köpeğe baktı. yüzünde önce bir acıma; sonra belirgin bir tiksinti ifadesi oluştu. bu duygu ona karısını hatırlattı. saattine baktı istemsiz olarak. “yemek yapmış beni bekliyordur” diye düşündü. kapıya doğru yanaştı tam çıkacakken vazgeçti, bu iş bugün bitmeliydi. son bir kez zımpara çekip masa lambasının altına bıraktı elindekini.artık tahtadan nesnenin ne olduğu daha net anlaşılıyordu. küçük bir sandalye ya da tabure. evet basit özeliksiz küçük bir tabure. adam göz ucuyla yaptığı işe baktı. sırtındaki ağrının vucuduna yayıldığını hissedip, “bugünlük bu kadar yeter” dedi.


Kadın atölyeden içeri girdiğinde, kocası girişteki iki kolonun arasına soğuk gri bir demiri lehimlemekle meşguldü. masanın üzerinde, bir gün önce yapılmış tabure sabit bir gölge gibi duruyordu. kadın yavaşça iç geçirdi. kocasının bu atölyedeki ilk günleri geldi aklına. nasıl da heycanlıydı günde birkaç saat buraya gelir, küçük biblolar yapardı. kadının da hoşuna giderdi bu. hem kendine ayıracağı birkaç saati, hem de kocasının sevgiyle yaptığı biblolara sahip olurdu. ama sonra her şey değişti; adam atölyeden çıkmaz olmuştu. biblolar çoğaldıkça adamın yüzündeki yaşam enerjisi azalmış, gözleri karanlık bulutlu bir geceye dönüşmüştü. o sevimsiz tahtadan biblolar ,acımasız barbar orduları gibi, önce adamı sonra tüm hayatlarını ele geçirmişti. tekrar durup tabureye sonra kocasına sonra da kasvetli atölyeye baktı kadın. yanlış bir şeyler olduğunun farkına vardı. tam bu esnada kocası arkasını döndü, bir saniyenin yarısı kadar birbirleri ile bakıştılar sonra kadın hafifçe bir omuz silkti. İkisi de yaptıkları işlere geri döndüler, tek bir kelime bile konuşmadan.


Güneşli bir öğleden sonra adamla kadın dışarı çıkmışlardı.- bugünü diğer güneşli günlerden ayıran uzun zamandan sonra ikisinin ilk kez beraber bir şeyler yapıyor olmalarıydı-. adam sabah erkenden kalkmış, dışarı çıkmıştı daha sonra karısını arayıp yemek yemeyi teklif etti. kadın heyecanlanmış, kocasının en sevdiği elbisesini giymişti.adamın aksine kadın, gençliğinin en ihtişamlı günlerini yaşamaktaydı . adam buluştuklarında bunu fark etmiş “bu elbise sana çok yakışıyor” demişti. halbuki uzun zamandır bırak iltifat etmeyi varlığından bile haberdar değildi kadının. Adam, liseli bir aşık gibi, karısının elini tutmuştu. küçükken deniz kenarında geçirdikleri yazlar geldi sebepsizce kadının aklına belki sebepsiz değildi şu andaki mutluluğunu ona benzetti bir ürperti yayıldı vücudunda gülümsedi, adama baktı. yüzündeki karanlığı göremedi. Adam da ona gülümsedi. beraber cadde boyunda yürümeye başladılar, gölgeleri iki zarif akasya ağacı gibi kaldırıma düştü. o zaman kadın adamın elindeki torbayı fark etti, içinde ip yada halat benzeri bir şey olan torbayı. “ipi ne yapacak ki” diye düşündü bir saniye. adam eliyle usulca kadının belini kavradı o an her şeyi unuttu, yeniden bir mutluluk dalgası yükseldi ayaklarından başına doğru, tekrar sahilde güneşin altında yatan küçük kız oldu.


Adam, atölyede tek başına ayakta duruyordu. içerideki her şeyi toplanmış kutulara konmuştu. artık işine yaramayacak bu aletlerden biran önce kurtulmak için onları aceleyle dışarı taşıdı. bir poşet bir de tabureyi saymazsak, atölye hemen hemen boşalmıştı.-ilk günden bugüne taburede ki tek değişiklik artık boyanmış olmasıydı. bu haliyle küçük bir çocuğun süslü odası için ideal görünüyordu. ama bir çocuğun yemek yerken ya da oynarken üstüne oturması için yapılmamıştı- adam duvara lehimlediği demire yaklaştı, zıplayıp iki eliyle asıldı demire oldukça sağlam görünüyordu, “Suya düştüğümüz için değil, sudan çıkamadığınız için boğuluruz * ” diye mırıldandı demire- bu söylediği laf çok hoşuna gitmiş olmalıydı ki kendi kendine gülümsedi.- boş bir garjda bir demirle konuşan yalnız bir adam, ne kadar anlamsız geliyor size bu sahne değil mi? Ama az sonra her şey bitecek, adam karısının istediğini yerine getip bu mekandan sonsuza dek kurtulacaktı. bu yüzden bu duygusallığını hoş görüyor hikayemize kaldığımız yerden devam ediyoruz- son bir kez daha demiri kontrol ettikten sonra poşetteki ipi çıkardı, kirişteki demire geçirip, tıpkı bir kravat bağlar gibi kusursuz bir düğüm attı. Bugüne kadar bu kadar iyi bir düğüm atabileceğini kendisi de bilmiyordu. çocuğuyla gurur duyan bir baba gibi eserine baktı. sonra tabureyi demirin altına koydu. artık her şey hazırdı. yavaşça taburenin üstüne çıktı, kafasını ilmekten içeri soktu; o anda ne düşünüyordu kendi de tam olarak emin değildi, ama suratında ölçülü, pişmanlık tanımayan ifade vardı. Bir kez daha etrafına bakıp, tabureyi kararlı bir şekilde itti. Akciğerleri son bir kez havayla doldu, gözleri büyüdü; vücudu yapması gereken tepkiyi verip belli belirsiz birkaç kez çırpındıktan sonra, suratında boğularak ölen insanlardaki o çirkin ifade oluştu. Artık garajda, ölü bir adam; devrilmiş bir tabure ve boş bir poşetten başka hiçbir şey yoktu.
Kadına mı ne oldu? Bilmiyorum… kadının gelmesini bekleyecek kadar orda kalmadım

rumble fish hakkında:

şu an yaşadığı yer Ankara. çakma hümanist olarak çalışıyor.